Yiğit Bulut ‘un Kaleminden ” Bu medya ne yapmaya çalışıyor ? ”
BİR medya grubunun ekonomiden siyasete “çaresiz çırpınışlarını” özellikle ekonomiden “vurma çabalarını” eminim sizler de fark ediyorsunuz! Geçen hafta “Türkler-Kürtler ayrılsın tezini de” paylaşalım havasını pazarlayan bu arkadaşlar, bu haftaya Kemal Derviş’i “bir gazetelerinde manşete taşıyıp, ekonomide yeni düzen” sloganıyla başladılar! Oldu, siz isteyin “işleyen düzen bozulsun, yeniden IMF’nin kucağına” dönelim! Bu yaşananları sadece not düşmek ve özellikle “rayına oturan Türk ekonomisinden” rahatsız olanlara “dikkat edin” mesajı vermek istiyorum. Yaşananlara, söylenenlere ve söyleneceklere “dikkat”!
‘Oy vereceğim’ partiyi ‘ekonomiden’ seçeceğim!
İSTANBUL’un en büyük ilçesinde yürüyorum… Kafamı kaldırdığımda gördüğüm “üç parti tabelası veya otuz üç parti tabelası” amblemler değişik ama “özleri” gerçekten farklı mı ? Aralarında ne fark var? Hepsi “Uluslararası Para Fonu’ndan (IMF) borçlanalım” diyorsa, üretmeden tüketen Türkiye ’yi sıcak para ile ayakta tutma noktasında kesişiyorlarsa hangisi diğerinden daha iyi? Değerli dostlar, büyük siyasi ideolojilerin içerik ve taraftar anlamında sonlandığı bir dünyada, farklılaşma ekonomi alanında öne çıkmalı… Sistemin “parçası olmayacaklarını” iddia edenler, bu tezlerini “ekonomi politikaları” eşliğinde kanıtlamalılar Uzun lafın kısası; ben “oy vereceğim partiyi” ekonomide “neler yapabileceğine” bakarak seçeceğim!
IMF’den koptuk, ‘batıyoruz’ değil mi!
EN küçük bir “olumsuz” veri gelmesin, “kötümserler” hemen devreye giriyorlar ve “İşte bittik, gidiyoruz” havası içinde başlıyorlar yazmaya, konuşmaya… Bir kısmı “kötü niyetli”, bir kısmı ise iyi niyetli olmasına rağmen olaylara “doğrusal” baktıkları için “görmekte” zorlanıyorlar…
Değerli dostlar, “olaylar ve sonuçlar” bazen göründüğü gibi “doğrusal” olmayabilir Türk ekonomisi de buna en güzel örnektir “Battık” denilen her dönemde ve özellikle 2008 sonrası “yeni zirveler” yapar ve “başta konuşulanları” boşa çıkarır… Bu noktada sizlere “bu konuyu da” içine alacağını düşündüğüm bir hikâye aktarmak istiyor ve “battık-bitiyoruz” diyenlerden “uzak durun” diyorum…
İşte küçük hikâyemiz: “Köyün birinde yaşlı bir adam varmış. Çok fakirmiş ama kral bile onu kıskanırmış. Adamın öyle dillere destan bir beyaz atı varmış ki; kral at için adama bir hazine teklif etmesine rağmen atı bir türlü alamazmış Yaşlı adam krala, ‘Bu at, sadece bir at değil, benim için bir dost, insan dostunu satar mı’ dermiş Günler gelip geçerken, bir sabah kalkmışlar ki; at yok. Bütün köy, ihtiyarın başına toplanmış, ‘Seni ihtiyar bunak. Bu atı sana bırakmayacakları belliydi. Krala satsaydın, ömrünün sonuna kadar beyler gibi yaşardın, şimdi ise ne paran var ne de atın’ demişler.
İhtiyar, ‘Karar vermek için acele etmeyin, sadece atın kayıp olduğunu söyleyin’ demiş ve eklemiş: ‘Çünkü gerçek bu. Gerisi sizin yorumunuz ve verdiğiniz karar, atımın kaybolması bir talihsizlik mi, yoksa bir şans mı, bunu henüz bilmiyoruz. Bu olay bir başlangıç, arkasının nasıl geleceğini bugünden kimse bilemez.’ Köylüler, ihtiyar adama kahkahalarla gülmüşler. Aradan 15 gün geçmeden, at bir gece ansızın dönmüş Meğer at çalınmamış, dağlara gitmiş ve dönerken 12 vahşi atı da peşine takıp getirmiş. Bunu gören köylüler toplanıp, ihtiyardan özür dilemişler ve ‘Sen haklı çıktın, atın kaybolması bir talihsizlik değil, adeta bir şans oldu’ demişler. ‘Karar vermek için yine acele ediyorsunuz. Sadece atın geri döndüğünü söyleyin. Bilinen gerçek bu. Ondan ötesinin ne getireceğini henüz bilmiyoruz. Bu daha başlangıç’ demiş ihtiyar.
Köylüler bu defa ihtiyarla açıktan dalga geçmemişler ama içlerinden, ‘Bu herif sahiden gerzek’ diye geçirmişler. Bir hafta geçmeden, vahşi atları terbiye etmeye çalışan ihtiyarın tek oğlu attan düşmüş ve bacağını kırmış. Evin geçimini temin eden oğul şimdi uzun zaman yatakta kalacakmış. Köylüler gene gelmişler ihtiyara ve ‘Bu kez haksız çıktın, bu atlar yüzünden tek oğlun bacağını uzun süre kullanamayacak. Oysa sana bakacak başkası da yok. Şimdi eskisinden daha fakir, daha zavallı olacaksın’ demişler. İhtiyar, ‘Siz erken karar verme hastalığına tutulmuşsunuz O kadar acele etmeyin. Oğlum bacağını kırdı. Gerçek bu. Ötesi sizin verdiğiniz karar.
Ama acaba ne kadar doğru.
Hayat böyle küçük parçalar halinde gelir ve ondan sonra neler olacağını size asla bildirilmez’ diye cevap vermiş birkaç hafta sonra, düşman büyük bir ordu ile saldırmış. Kral, eli silah tutan bütün gençleri askere almış ve görevliler, ihtiyarın kırık bacaklı oğlu dışındaki bütün gençleri götürmüşler Savaşın kazanılmasına imkân yokmuş, giden gençlerin ya öleceğini ya esir düşüp köle olacağını herkes biliyormuş. Köylüler, bir kez daha ihtiyara gelmişler ve ‘Yine haklı olduğun kanıtlandı. Oğlunun bacağı kırık, ama hiç değilse yanında. Oysa bizimkiler belki asla köye dönemeyecekler. Oğlunun bacağının kırılması talihsizlik değil, şansmış meğer’ demişler. ‘Siz erken karar vermeye devam edin’ demiş ihtiyar ve eklemiş:
Acele karar vermeyin. O zaman sizin de herkesten farkınız kalmaz. Hayatın küçük bir parçasına bakıp tamamı hakkında karar vermekten kaçının. Karar aklın durması halidir. Karar verdiniz mi, akıl düşünmeyi, dolayısıyla gelişmeyi durdurur. Buna rağmen akıl insanı daima karara zorlar. Çünkü gelişme halinde olmak insanı huzursuz yapar. Oysa gezi asla sona ermez. Bir yol biterken yenisi başlar. Bir kapı kapanırken başkası açılır…”